Frankenstein – Mary Shelley

Yazarı hakkında bile anlaşmazlıklar çıkan kitap Frankenstein; 17 yaşındaki, anne ve babası da döneminin yazarları olan Mary Shelley’in yazdığı, ilk bilim kurgu- korku eseridir. Mary Shelley hakkında bazı detaylar verme gereği duydum çünkü kitapta bu saydığım özelliklerin izleri görülüyor. Anne ve babasının yazar olması Frankenstein’ın, Mary’nin ilk eseri olsa da, amatörce yazılmasına engel olmuş. Kitapta bolca bulunan betimlemeler, karakterlerin iç dünyaları ve en önemlisi hikaye anlatıcılığı kısmı bir ilk eser için gayet başarılıydı. Yazarın önsöz kısmında “Gerçek kompozisyonlarımın doğduğu, hayal gücümün havalanıp uçtuğu yerler ise evimizin arazisindeki ağaçların altı ya da yakındaki çıplak dağların kasvetli yamaçlarıydı.” diye bahsettiği manzara kitapta en çok şahit olunan manzaradır. Karakterleri özellikle baş başa kaldıklarında, içlerine kapandıklarında ya da zor bir karar verme durumlarında görkemli yamaçları izlerken buluyoruz ve yazar o manzarayı, biraz da şiirsel bir dilde, okuyucuya resmen yaşatıyor. Yazarın ailesinin yazar olmasının avantajını hikayenin anlatılış/yazım tekniği kısmında anlayabiliyoruz. Hikayeyi basitçe, bölüm bölüm yazmak yerine ilk başta mektup tekniğiyle anlatmış. Aslında tüm roman mektuplardan oluşuyor. Karakterimiz, Frankenstein adında birinin hikayesini ablasına mektup aracılığıyla anlatıyor ama Frankenstein’ın hikayesi kısmını Dr. Frankenstein’ın kendi bakış açısından okuyoruz.

Yazar hakkında daha fazla bilgi için 2018’de vizyona girmiş olan Mary Shelley filmini izlemenizi öneririm.

Hikayenin içeriğinde en ilgi çekici kısım baştan sona tezatlar içermesiydi. En büyük tezat, herkesin bildiği gibi hikayemizin asıl olayı “can verme” eylemi iken bu eylemin sonrasında ironik bir şekilde bir çok canın alınmasına sebep olmasıydı. İkinci tezatlık karakterimizin bilime bakış açısıydı. Bilime nasıl merak saldığından bahsettiği kısımlarda karakterimizin aslında ne kadar natüralist olduğunu fark ediyoruz. Ancak gerçekten doğa bilimlerine adım atıp üniversiteye girdiği zaman kafasında modern bilimden çok “simyacılık” vari bir bilim anlayışı var. “Modern filozofların yoğun çabaları ve muhteşem keşiflerine rağmen o güne kadarki çalışmalarım ben de hep bir eksiklik, tatminsizlik duygusu uyandırmıştı.” diye de açıklıyor 52. sayfada. Fen bilimlerine böylesine tutkulu aynı zamanda metafiziğe de içten içe ilgili bir “bilim insanı” tiplemesiyle uzun zamandır karşılaşmamıştım. Bu durum “tip” diye adlandırabileceğimiz klişelerden daha ilgi çekiciydi. Üçüncü ve en çok rahatsız hissetmeme sebep olan tezatlık Victor Frankenstein’ın canavardan önceki ve sonraki hayatıydı. Canavar’ın gözlerini açması onun için adeta bir milattı. Önceki hayatından o kadar güzel ve imrenilesi bahsediyordu ki. Zengin ve nüfuzlu bir aile, yardımsever, cesur ve iyi niyetli ebeveynler ve arkadaşlar, çevresindeki doğa… Karakterin kendisi de her zaman mutlu ve sevgi dolu bir çevrede yaşadığını kabul ediyordu. Fakat canavarı yarattıktan sonra tüm bu sayılanlar, o sevecen aile ve dostluk tablosu bir bir yok olmaya başladı, tepetaklak oldu. Kafalarda “Ne zaman bu kadar sefil bir duruma düştü?” soru yarattı. Siyah ve beyazın kimi zaman yer değiştirmesi, kimi zamansa fark edilemeyecek derecede birbirine girmesinin tüm o belirsizlik ve isim koyamama durumunun verdiği rahatsızlık kitabın son sayfasına kadar ılık ılık hissediliyordu.

Kitap hakkında okuduğum çoğu yorum ve inceleme olaya Tanrı-Adem çerçevesinde yaklaşmıştı. Victor’un özellikle 69. sayfada “Yepyeni bir tür beni yaratıcısı ve kaynağı olarak belleyecek ve saygı gösterecek.” diye düşünmesi gayet Tanrıcılık oynamak gibi açıklanabilir. Canavar’ın Victor’a yani yaratıcısına tutumu ise çok daha karmaşıktır. Bir yandan onun sevgisini isterken diğer yandan elde edemediği bu sevgisizlikle ona karşı bir nefret ve kıskançlık duymaktadır. Okuduğum yorumlar bu durumun Mary Shelley’in erken yaşta düşük yapması gibi yaşadığı zorluklardan dolayı Tanrı’ya olan öfkesini ifade ediş şekli olarak açıklıyordu. Ancak benim Canavar’a atfettiğim özellik Adem’den ya da iblisten farklıydı. Dünyaya gözlerini yeni açan bir bebek gibiydi.

Ben Canavar’ın dünyaya ve insanlara olan bakış açısını ve tecrübelerini daha ilgi çekici buldum. İlk başta bir bebek gibi çevresini ve duyularını algılaması, dilleri öğrenmesi, kendi kendine stratejiler belirlemesi ve bunu ilkel bir bakış açısıyla yapması çok ilginçti. Başta sadece saf duygulara sahip bu canlının zamanla içi nefretle dolu bir Canavara dönüşmesi süreci de çok gerçekçiydi. Özellikle “Herkesçe reddedilip nefret edildiğim doğru değil mi? Yaratıcım olan sen bile beni ellerinle parçalayabilsen, mutlu olursun. Bunları göz önüne alarak söyle bana, neden insana, onun bana merhamet ettiğinden daha fazla merhamet edeyim?”(s.179) cümleleriyle yaptığı itirafta gayet haklıydı. Kimi zaman kendini doğanın güzellikleriyle rahatlatması, kimi zamansa insanların nankörlük ve ön yargılarına karşı duyduğu öfke Canavar’ı sonuçlarından kendisinin de pişman olduğun eylemlere yöneltmiştir.

Kitap güzellikleri dehşetle, rasyonelliği imkansızla, saflığı nefretle, yaşamı ölümle hep bir arada, iç içe tutmuştur. Mary Shelley, iradelerimizi elimizden alan tutkuların yol açabileceği pişmanlıkları Cenevre’nin kasvetli manzaralarıyla gotik bir şekle bürümüş ve çevresindekilerin kendinden beklediği o başarılı eseri, pek de yaygın olmayan korku temasıyla yazıya dökmüştür.

  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli
Makale gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 478