Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Modernleşme Olgusu Ve Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar ve Huzur Romanı İncelemesi

Avrupa’da modernleşme kavramı, feodalizmin çökmesiyle birlikte başlayan bir süreçtir.  “Temel olarak burjuva sınıfının güç kazanması, sanayileşme gibi unsurları içeren modernleşme sürecinde, toplumun bazı fonksiyonları merkezde toplanırken, öte yandan yeni gruplar doğmakta ve toplumun fonksiyonları birbirinden ayrılmaktadır” (Mardin 1991: 27-28).  Modernleşmeyle ortaya çıkan farklılaşma ve uzmanlaşma kavramlarıyla birlikte toplumlar siyasi, toplumsal ve kültürel alanda büyük bir değişime uğradığı görülmektedir. Geri kalmış ve gelişmekte olan toplumlara bakıldığında ise bu gelişmeyi sağlayabilmek için modernleşmiş ülkelerin siyasi sosyal ve ekonomik yapılarını benimseyerek onların seviyesine ulaşmaya çalıştığı görülmektedir. Nitekim Osmanlı da o toplumlardan biridir ancak Osmanlı modernleşme sürecinde Batıdaki gibi kendi iç dinamikleriyle bu süreci gerçekleştirememiştir. Osmanlıda modernleşme süreci başladığında aydınların bazıları sadece teknik çalışmaları, bilimsel ve ekonomik alandaki çalışmaların örnek alınması gerektiğini savunurken bazı kesim ise tüm yönüyle batının örnek alınması gerektiği görüşü savunmuştur. Ayrıca batılılaşma kavramı ise modernleşme kavramının alt bir bölümü olduğu için daha dar kapsamlı olup bicimle ilgilenirken modernleşme kavramı ise hem somut olan medde hem de soyut olan düşünce ve duyguları kapsamaktadır. Türkiye de ise batılılaşma kavramı modernleşme kavramı ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Türkiye’de bu modernleşme süreci kültürel alandaki ürünlerden birisi olan romanda da etkisini göstermiştir. Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde yazılan romanların çoğunda “yanlış batılılaşma” konusu işlenmiştir.  Çatışmanın konusu, günlük hayatta ve aile içinde, batılılaşma sürecinin kişilere nasıl etkisi olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçtan yola çıkarak Cumhuriyet Döneminin yazarlarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1949 yılında yazdığı Huzur romandan yola çıkarak modernleşmenin yarattığı kimlikler incelenecek ve irdelenecektir.

Romanlar yazıldığı dönemin siyasi, ekonomik ve kültürel yapısı hakkında önemli bilgiler vermektedir. Nitekim romanlar hem Osmanlı dönemindeki aydınların hem de Cumhuriyet dönemindeki aydınların toplumun sosyolojik yapısının değişimine neden olduğu durumlara karşı bakış acılarının da nasıl olduğunu da göstermektedir. Bu nedenle Türkiye’de modernleşme süreci incelenirken hem modernleşme sürecini irdelemek hem de aydınların bu duruma bakış acılarını belirlemek acısından önemlidir. Dolayısıyla çalışmamız iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım  “Türkiye’de Modernleşme Süreci”  başlığından yola çıkarak Türkiye modernleşme süreci ana hatlarıyla belirleyebilmek ve modernleşmenin kültürel alandaki ürünü olan romanın ortaya çıkışıyla birlikte Türkiye romanı üzerindeki etkileri genel çerçevesi belirlenmeye çalışılmıştır. İkinci kısım ise “Ahmet Hamdi Tanpınar ve Huzur”  başlığı ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın modernleşme olgusuna bakış acısını romanın kahramanları üzerinden aktarılmaya çalışılacaktır.

1. Türkiye’ de Modernleşme Süreci

Türkiye’de modernleşme kavramı değerlendirilirken, Osmanlı döneminden itibaren ele almak daha doğru olacaktır. Bu nedenle modernleşme kavramını Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemindeki gelişmeler birlikte incelenmelidir. Modernleşme süreci ilk Tanzimat Döneminde başlamıştır. Tanzimat döneminde askeri, hukuk, kıyafet gibi birçok alanda yenilikler yapılmıştır. Osmanlı’da modernleşme süreci Batıdakinden farklı gelişmiştir çünkü Osmanlı’da modernleşme projesi zorlamayla gelişmiş olup askeri ve teknik alanda geri kalmışlık düşüncesi ile bu süreç başlamıştır.

 Modernleşme olgusu Osmanlıda toplumun iç dinamikleriyle oluşmadığı için modernleşme sürecinin uygulayıcıları seçkin zümre olmuştur ve Osmanlı seçkin zümresinin ortak amacı devleti kurtarmaktır. Söz konusu amaç doğrultusunda 2.Mahmud, Sadrazam Reşit Paşa, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler’e kadar hatta Mustafa Kemal’ de dahil olmak üzere bu amaç doğrultusunda yaptıkları reform ve yeniliklerden bu durum anlaşılmaktadır. Modernleşmiş ülkelerden alınacak olan yeniliklerin yapısı hakkında üç görüş ayrılığı vardır.

  1. Radikal batıcılık yani Avrupa’daki her şeyi olduğu gibi alınmasının gerektiğini düşünenler
  2. Avrupa’dan hiç bir şey alınmasını istemeyenler
  3. Avrupa ve Doğunun birikimi ile sentez oluşturmanın gerektiğini düşünenler

Modernleşme süreci yürütülürken bu farklı bakış açılarına rağmen Osmanlının seçkin zümresinin ortak özelliği modernleşmeyi yukarıdan aşağıya inen bir süreç olarak görmeleridir. Seçkin zümre bu süreçte amacı biçimsel olarak yeniden şekillendirerek Avrupa’daki modernleşmeyi yakalayabilmekti. Temel ortak düşünceleri ise kurumların ve ortamın değişmesini sağlayabildikleri takdirde toplumun davranışlarının da kolayca değişebileceğini düşünmüşlerdir. Fakat bu modernleşme sürecinde beklenen değişiklik istenilen düzeyde olmamıştır. 19.yüzyılın sonlarına doğru ve 20.yüzyılın başlarına kadar modernleşme sürecini engel olan fakötörler şöyledir; “Öncelikle eğitilmiş ve güvenilir eleman ihtiyacı oldukça fazlaydı. Yeni eğitim kurumları kurulmuş olmakla beraber, bu kurumlar ancak 1840’tan sonra çok yavaş bir şekilde devletin ihtiyacını karşılayabilecek mezunlar vermeye başladı. Bu durum da siyasal sistemi olumsuz yönde etkiledi. Faktörlerden biri, reformların yönetimdeki bilinçli bir siyasal tercihin sonucu olmasıydı. Reform politikaları halkın baskısı sonucunda değil, yöneticilerin Batı perspektifli öngörüleri yolunda gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Bir diğer faktör, yeni yapılandırmalar olmakla beraber kişisel ilişkiler sonucunda mevki edinmenin hâlen devam etmesiydi. Yani bürokraside nitelikli kişilerden çok, birilerinin hamiliğinde bir yerlere gelen insanlar bulunmaktaydı. Bu durum ise, sarayda sürekli iç çekişmelere neden oluyordu. Faktörlerden bir diğeri ise, 19. yüzyıl reformlarının köklü değişiklerden çok, yüzeysel nitelikli olmasıydı. Yani eski kurumlar kaldırılmıyor, sadece yeni yasalar ve yeni kurumlar kuruluyordu. Bu durum ise zamanla bir ikiliğe sebep oldu. Son sebep ise, reformların ekonomik ve mali temelden yoksun olmasıydı. Devletin mali kaynakları reformların gerçekleştirilmesi için oldukça yetersiz kalıyordu.” (Zürcher 1995: 72-73).  Bu pasajdan da anlaşılacağı üzere Türkiye’ de modernleşme olgusu kendiliğinden oluşan bir süreç değildir.  Dolayısıyla bir tarafta modernliği benimseyen ve topluma benimsetmeye çalışan seçkin bir zümre varken bir tarafta da geleneksel değerlere bağlı bir zümre var. Nitekim Doğu için Batı bir yabancı olmaktır çünkü modernleşmenin yapısı ve iç dinamikleri Türk toplumunun yapısı ve iç dinamikleriyle çok farklıdır. Nitekim böyle bir durum birlikte direnişlerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve Doğu-Batı karşıtlığı bundan dolayı başlamıştır.

Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde modernleşme çalışmaları toplumda ciddi sorunlara neden olmuştur. Modernleşmek amacıyla askeri ve siyasi yenilikler sosyal alanda etkisini göstermiştir.  Teknolojinin gelişmesiyle birlikte sanayileşme dönemi başlamıştır. Bu dönemde ortaya çıkan kentleşme ve hızlı nüfus artışı gibi nedenler hem toplum hayatında yeni hareketliliklere yol açarak öz gelenekten tamamen farklı bir yaşam biçiminin ortaya çıkmasına neden olmuş hem de toplumun duygu ve düşüncelerini etkilemiştir. Örnek alınan Avrupa yaşam tarzının taklit yoluyla benimsenmesiyle birlikte toplumda sosyo-kültürel yapısında ciddi boyutta değişimler yaşandığı görülmektedir. Bu taklitçi zihniyetle ilerleyen modernleşme süreci toplumun kültürel ve geleneksel değerlerinde bilinç kaybının yaşanmasına neden olmuştur. Tanzimat ile başlayan modernleşme süreci ve bu çerçevede örnek alınan Avrupa yaşam bicimi, topluma aktarılmaya çalışılmış lakin toplum bu sürece uyum sağlamakta güçlük çekmiştir. Bu durum bazı kesimin katı bicimde geleneksel yaşam biçimini savunmasına bazı kesimin ise tamamen gelenekse yaşamı bırakıp batılı yaşam biçimini savunmasına neden olmuştur. Modernleşme süreci kültürel alanda da Batının giyimi, Batı müziği ve batı düşünce oluşumları olan kadın hakları, özgürlük, sosyal adalet gibi kavramlarda benimsenmiştir.

Sonuç olarak gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde modernleşme süreci kendi iç dinamikleriyle oluşmadığı gibi modernleşme de seçkin bir zümrenin cabalarıyla gelişmiştir. Bu durumda toplumlarda ciddi sorunlara neden olmuştur.

1.2.  Türkiye Romanında Batılılaşma Süreci

Tanzimat dönemiyle birlikte roman Türk edebiyatına girmiştir.  Tanzimat’tan önce romanın karşılığı Türk edebiyatında yoktur. Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatındaki düz yazı ve manzumlar öykü niteliği taşıyan ürünlerdir. Romanın Türk edebiyatına geç girmesinin nedeni iki ayrı toplumun siyasi ve sosyolojik yapısının farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Batı toplumu bireyi ön plana alan yapıya sahipken ancak Osmanlı ise toplumcu yapıya sahip oldugundan dolayı birey kavramının gelişmediği için Osmanlı edebiyatında romanın gelişmesi beklenemez bir olgudur. Tanzimat dönemiyle birlikte romanın Türk Edebiyatına girmesinin sebebi ise batılı düşüncelerin ifade edilmesinde ve aktarılmasını kolaylaştırmak halkın modernleşme sürecini hızlandırmaktır. Bundan dolayı romanların yazarları dönemin siyasi kültürel ve toplumsal sorunlarını da eserlerine yansıttıkları görülmektedir.  Osmanlı aydınları batının bilim ve teknik alanındaki birçok şeyi batıdan alınırken kimlik değiştirmeden geleneklerini ve geçmişini koruyarak yapmayı amaçlamıştır. Nitekim bundan ötürü romanlarda genellikle “yanlış batılılaşma “ yani Batılı yaşam biçimini eleştiren konular işlenmiştir.  Bu konular Cumhuriyet döneminin romanlarında işlenmeye devam etmiştir.  Modernleşme sürecine giren Türkiye Cumhuriyetinin yeni kültürel kimliği Doğu-Batı ekseninden yola çıkarak iki medeniyet ortasında özgün bir medeniyet nasıl inşa edileceği düşüncelerine dayanarak romanlar yazılmaya devam edilmiştir. Nitekim bu düşüncelerden yola çıkarak. Cumhuriyet Dönemi yazarlarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur, Saatleri Ayarlarıma Enstitüsü ve Mahur Beste romanını kaleme almıştır.

2. Ahmet Hamdi Tanpınar Ve Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk edebiyatında önemli bir yere sahip bir yazardır. Romanlarında işlediği doğu-batı kavramı diğer yazarlardan farklı olarak ne gelenekçiliği tam savunmuştur ne de modernleşmeyi o her iki medeniyetin de gerekli kısımları alarak yeni bir medeniyet inşa etmemiz gerektiğini savunmuştur. Nitekim Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Huzur ve Mahur Beste romanlarında hem de makalelerinde ele aldığı gelenek-moderleşme ikilikleri arasında kalmış toplumun yanlış modernleşme süreci anlatılmaktadır. Berna Moran Tanpınar’ın sözleriyle bunu şöyle dile getirir:  ”Kendi uygarlığımızı kendi yaşam biçimlerimizi yaratmak için her şeyden önce, kendi gerçekliğimize uygun bir üretim programına ihtiyacımız var. Bizim için asıl olan miras ne mazidedir ne de Garpta’dır.’ Batı da Doğu da gerçekliğimizin içindedir ve biz bunların ikisinin, ülkemizin gerçekliğine uygun, kendimize özgü bir bileşimini yapmak zorundayız. ‘Birbirini anlamayan iki âlemin ortasında, bir düğüm noktasında yaşamış olmanın bize yüklettiği zahmetler, o zaman gerçek ve ön safta hayatın nimetleriyle ödenecektir.” (Moran, 2011, s. 322)  Yukarıda alıntıladığımız pasajda da anlaşılabileceği üzere Tanpınar, ilerlemenin ancak kendi kültürümüzden ve benliğimizden kopmadan mümkün olabileceğini ve Türkiye’deki modernleşme hareketini, sağlıklı olmadığı gerekçesiyle eleştirmiştir. Tanpınar yeni medeniyetten kastı kendi sosyo-kültürel yaşantımızı ve sanatımızı kapsamaktadır. “Tanpınar’da söz konusu yeni ulusal kimlik geleneğin birikiminden beslenerek yaratılacaktır. Tanpınar Batının mevcudiyetini, bilim ve teknik alanındaki başarılarını kabul eder. Bu tarz bir etkiyi de yadsımaz ama bu durum kendi tarihimizin toptan iptalini gerekli kılmamalıdır. Tanpınar’da yeni kimlik Doğu ve Batının ortasından yaratılacaktır.” (Gündüz, 2002, s.20). “Tüm bunlar Tanpınar için estetik, daha doğrusu beğeni sorunudur.” (Moran, 1979, s.119). Bu pasajlardan yola çıkarak Tanpınar’ın modernleşmeye bakış acısı diğer yazarlardan onu farklı kılan en önemli unsur denebilir. Nitekim Tanpınar, Huzur romanında da yeni bir medeniyet inşa ederken geçmişin bağlarından kopmadan yapılması gerektiğini savunmuş ve maziyi, yeni medeniyetin temel yapı taşı olarak görmüştür.

Huzur romanında hem olumlu geleneği hem de Türk Modernleşmesini temsil eden iki ana karakterler vardır; Mümtaz ve Suat. Bu karakterler üzerinden yazar şark-garp analizi yapmaktadır.  Genel hatlarıyla başkahraman olan Mümtazı ifade etmek gerekirse geleneğin olumlu yönlerini temsil ederek bu kültürün modern Türkiye’ye taşınması gerektiğini, yani “gelenekte devamlılık” düşüncesini vurgular fakat şark ve garbı iki zıt düşünce olarak görmez. Mümtazın bu düşüncesini söylediği şu sözlerden anlaşılmaktadır:  “Hayat bizimdir; ona istediğimiz şekli vereceğiz. Ve karışmayacağız! Onları hür bırakacağız. Çünkü onlar hürriyet, mutlak hürriyet isterler. Masal bir anda, biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır. Hele mazi ile bağlarımızı kesmek, garba kendimizi kapatmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz şarkın en klasik zevkli milletiyiz. Her şey bizden bir devam istiyor!”(Tanpınar, 2016, s. 99).  Bu pasajdan da anlaşılacağı üzere Mümtaz geleneğin bozulmuş yönlerini görmezden gelip sağlam kalan yönlerini sahiplenerek yeni bir medeniyet oluşturulması gerektiğini düşünmektedir. “Tanpınar’a göre; toplumun yaratacağı yeni hayat, kültür ve uygarlık, kendi köklerimize bağlı kalmalı, kendi damgamızı taşımalı ve eskiye bir süreklilik getirmelidir” (Moran, 1979 s.117). Huzur romanında da bu düşüncesini görmekteyiz. ”Mümtaz hastabakıcı bulmak için İstanbul’un mahallelerinde yürürken tozlu ve dar bir sokaktan geçtiği sırada fakir evleri ve üstleribaşları perişan bir şekilde türkü söyleyerek oyun oynayan kız çocuklarını görür. O sırada şunları söyler: “Devam etmesi lazım gelen, işte bu türküdür. Hekim- oğlu Ali Paşa’nın kendisi, ne konağı, hatta ne mahallesi. Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeydir.” (2016, ss.23-24).  Diğer kahraman ise Suat’tır. Suat’ın düşüncesi ise yeni bir medeniyetin kurulabilmesi için geçmişin tüm bağlarından kopup tamamen yüzümüzün batıya dönerek mümkün olacağını savunmuştur. Secaattin Tural, Suat’ın şark-garp meselesine bakışını şöyle açıklamaktadır. “Bir yanıyla mesuliyet duygusunu reddederken diğer yandan da ateizmi savunur. Suat, topluma karşı hiçbir sorumluluk duygusu duymadığı gibi bütün ahlaki değerlere de karşı olmasıyla; savaşın insanoğlunu terbiye edeceğini iddia etmesiyle ve hatta sonunda intiharıyla tam da “nihilist” diyebileceğimiz bir karakterdir” (Tural, 2010, s. 1490). Nihilizm kavramını Nietzsche şöyle açıklamaktadır; “en yüksek değerlerin değerlerini kaybetmesidir” (Dok, 1996, s. 25). Suat içinde Allah inancını öldürdüğü için sürekli hayatının anlamını sorgulamış ve bu durum onu intihara kadar sürükleyen bir ceza olarak görülmektedir. “Ben sefil, maddi, ayyaş, vazifesinden kaçan bir adamım. Benim ömrüm biçare bir israftır. Su gibi akıyorum. Hastayım, içki içiyorum; evlat babasıyım, yüzlerini görmek istemiyorum. Kendi hayatımı bir tarafa bırakmışım, her an başka bir insanın derisinde yaşıyorum. Bir hırsız, bir katil, bacağını sürükleyerek yürüyen bir zavallı, hepsi, her gördüğüm canlı mahlûk, benim için ayrı ayrı davetler yoluyor” (Tanpınar, 2016, s. 309). Pasajdan da anlaşılacağı üzere batıdan çıkan bir ateizm düşüncesini dahi modernleşmenin bir parçası olarak görerek benimseyen Suat’ın geçmişiyle bağlarını tamamen kopardığı için aslında dünyaya yabancılaşması sonucu artık hayatını idam ettirememesi ve daha sonra bu durumdan kurtulmak için intihar ettiği görülmektedir.

Sonuç

Tanzimat ile başlayarak Cumhuriyet Dönemine kadar modernleşme sürecinde Türk toplumunun geçirdiği sancıları Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur romanında Suat ve Mümtaz karakterleri üzerinden bu medeniyet sancısının mazinin köklerini koruyarak aşılacağını aktarmaya çalıştığı görülmektedir.

KAYNAKÇA

  1. Dok, B. (1996). Nietzsche’nin Nihilizmi. Ankara: Seba.
  2. Tanpınar, A. H. (1998). Edebiyat Üzerine Makaleler. İstanbul: Dergah.
  3. Tanpınar, A. H. (2016). Huzur. İstanbul: Dergah.
  4. Tanpınar, A. H. (1996). Yaşadığım Gibi. İstanbul
  5. Tural, S. (2010). “Huzur Romanında Nihilist Bir Karakter: Suad”. Erişim Tarihi: 22 Nisan 2020, https://www.academia.edu.tr
  6. Etyen, M.  (1999). “Osmanlı Dünyasının Zihni Temelleri Üzerine”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 8.
  7. Şerif, M. (1991). “Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma”, Türk Modernleşmesi, İstanbul: İletişim Yayınları.
  8. Şerif, M. (1999). “Modern Türk Sosyal Bilimleri Üzerine Bazı Düşünceler”, Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, Ed: Sibel Bozdoğan ve Reşat Kasaba, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
  9. Moran, B. (2011). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. İstanbul: İletişim Yayınları.
  10. Zürcher, E. J. (1995), Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları.
  11. Oğuzhan, Ü.A. (2010) “Türkiye’de Modernleşmenin Oluşumu Ve Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Batılılaşma Olgusu : ”Kiralık Konak”, “Sözde Kızlar”, “Yaprak Dökümü” . Erişim Tarihi: 22 Nisan 2020. http://dergipark.org.tr/
  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli
Makale gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 478