SİYASAL İDEOLOJİLER

Giriş

İdeoloji kelime anlamı olarak “fikirlerin bilimi” demektir. Hangi fikirlerin, kimlerin fikirlerinin? Andrew Heywood, ideoloji kelimesine yüklenen anlamları şöyle sıralıyor:

  1. Bir siyasî inanç sistemi.
  2. Eyleme dönük siyasî fikirler kümesi.
  3. Yönetici (egemen) sınıfın fikirleri.
  4. Bir sosyal sınıfın ve grubun dünya görüşü.
  5. Bireyi toplumsal bir bağlam içine yerleştiren ve bir kolektif aidiyet duygusu oluşturan fikirler.
  6. Bir siyasî sistemi meşrulaştırmak için kullanılan, kamu gücüyle müeyyidelendirilmiş fikirler kümesi (Türkçesi: karşı çıkan kendini kodeste bulur!)
  7. Hakikatin tekeline sahip olduğunu iddia eden, her şeyi kapsayıcı bir siyasî öğreti.1

Bu tanımlardan şunu anlıyoruz ki, hem bir düzenden hoşnut olanlar, hem de hoşnut olmayıp o düzeni değiştirmeye çalışanlar, kendilerine uygun birer ideolojiye sahiptir. Yani ideoloji tutucu (muhafazakâr) olabileceği gibi, devrimci de olabilir. Genellikle “İZM” soneki ile biterler. İlk aklımıza gelenleri sıralayalım: Liberalizm, Sosyalizm, Nasyonalizm (Ulusçuluk), Konservatizm (Muhafazakârlık), Faşizm, Nazizim, Komünizm, Leninizm, Kemalizm, Maoizm, Feminizm, İslamizm…  Liste uzayıp gider.

Bunlar arasında Nasyonalizm çok özel bir yere sahiptir ve onu “Devletler ve Uluslar” bölümünde ayrıca ele alacağız. Çünkü kapitalist bir ekonomik sistem, ulus-devlet (nation-state) adını verdiğimiz yeni ve (eski devlet biçimlerinden) çok farklı bir siyasî organizasyona gerek duymuştur. Bazı tarihçilere göre, ulusçuluk olmasaydı, ulus ve ulus-devlet olmazdı! Bana göre ulus ile ulusçuluk ilişkisi biraz tavuk-yumurta meselesine benziyor: İkisine de öncelik vermemiz mümkün. Her halükârda, Nasyonalizm bütün diğer ideolojilerin alt tabakasını oluşturuyor.

Ondokuzuncu yüzyılın başlarına doğru seslendirilmeye başlanan ve 19. Yüzyıl boyunca sanayileşmekte olan Avrupa toplumlarındaki toplumsal mücadelelere renk veren üç ideoloji Konservatizm, Liberalizm ve Sosyalizm oldu. Daha sonraki dönemlerde, Avrupa’da veya Avrupa dışındaki toplumlarda geliştirilen ideolojiler, ya bu üç ideolojinin türevleri olmuştur; veya bünyelerine bu ideolojilerden birçok ögeyi katmak zorunda kalmışlardır. Çünkü kapitalizm giderek küreselleşmiş, dünyanın bütün ülkelerine yayılmış; ideolojiler de bir anlamda kapitalizmin yol açtığı toplumsal sorunlara çözüm öneren fikir sistemleri olduğundan, sonraki ideolojilerin “özgün ideolojiler”den yararlanması kaçınılmaz olmuştur. Dersimizde sadece Konservatizm, Liberalizm ve Sosyalizmin 19. yy başlarındaki “klasik” ifadeleri ile 19. yy ikinci yarısındaki “modern” yorumlarını ele alacağız. Bu ideolojik konumları, onları savunan en önemli düşünürlerinin fikirlerinden hareketle öğrenirsek, sonraki tartışmalar için epey donanmış oluruz.

Kapitalizm ve İdeolojiler

Kapitalizmi, “sınırsız sermaye birikimi arayışı” olarak tanımlamak yerindedir.2 Eskiden üretim, ticaret ve diğer her türlü ekonomik faaliyet “insanların temel biyolojik ihtiyaçlarını gidermek” maksadıyla yapılıyordu. Kapitalist çağda ise, insanların ihtiyaçlarından daha önemli olan, sermayenin büyüme arzusuna hizmet etmektir. Doğal ihtiyaçlar bu amaca yeterli gelmediği ölçüde, yapay ihtiyaçlar icat edilmektedir. Kapitalist, mal üretmeden önce, müşteri üretmek zorundadır!..

Kapitalizm böylece insanlık tarihinin “en üretken” fakat “en az eşitlikçi” ekonomisini ortaya çıkardı. Üretilen bolluk eşitsiz dağıtıldığı için, çok sayıda hoşnutsuz (gayrı memnun) insan çıktı ortaya. İdeolojiler, bu yeni ortamın mücadelelerine yön veren fikir hareketleridir. Heywood’un ifadesiyle: “İdeoloji, mevcut iktidar ilişkileri sistemini korumayı, değiştirmeyi veya devirmeyi amaçlayan örgütlü siyasal eylemin temelini oluşturan, az ya da çok tutarlı bir fikirler dizisidir. Bu nedenle bütün ideolojiler (1) Mevcut düzene ilişkin olarak ‘dünya görüşü’ biçiminde bir açıklama sunarlar; (2) Arzu edilen bir geleceğe ilişkin bir model, bir ‘İyi Toplum’ vizyonu sağlarlar ve (3) Siyasal değişmenin nasıl oluşabileceği ve oluşması gerektiği konusunda çerçeveyi çizerler.” Yazara göre, keskin farklılıklarına rağmen, ideolojiler “sıkıca kapatılmış düşünce sistemleri” değildir. “Birbirleriyle çok sayıda noktada örtüşen akışkan fikir dizileridir.”3

Öncelikle ideolojilerin kapitalist çağa özgü siyasî fikirler yahut stratejik programlar olduğunu bilmeliyiz. Örneğin bir muhalefet ideolojisi olarak sosyalizmi ele alalım. Elbette daha önceki çağlarda da “toplumcu” diyebileceğimiz düşünürler ve o günkü iktidara başkaldıran eylemciler olmuştur. Fakat, pek az istisna ile, bunlar genellikle adil olmayan yöneticileri daha adil olanlarıyla değiştirmeyi amaçlıyordu. Sosyalizmde ise ana hedef sadece ülkenin yöneticilerini değil, kapitalist sistemi topyekün değiştirmek, özel mülkiyeti ortadan kaldırmak suretiyle bambaşka bir üretim ilişkileri yapısı ortaya koymaktı. Demek ki ideolojiler, “sistemik” fikirlerdir; amaçları ya sistemi değiştirmek ya da pekiştirmektir.

Hâlâ içinde yaşamakta olduğumuz kapitalist sisteme dair iki tarihsel gerçeği tekrar edelim: 1. Kapitalizm insanlık tarihinin en üretken ekonomisini geliştirdi. 2. Kapitalizm bu üretkenliğin sonucu olan zenginliği, tarihte benzeri görülmemiş bir eşitsizlikle paylaştırdı. Bolluk ve eşitsizlik. Bir yandan ülkeler zenginleşiyor, dünya zenginleşiyor. Diğer yandan, her ülkede zenginliğin büyük kısmı küçük bir azınlığın elinde birikmeye başlıyor. Küresel sistem içinde de, dünya zenginliğinin büyük kısmı çok az sayıda ülkenin elinde birikiyor. Yani eşitsizlik hem ulusal, hem de küresel bir nitelik.

Kapitalist bir yapılanmanın en temel felsefî ilkeleri bireycilik, özgürlük ve mülkiyetçiliktir.4 Burjuvazi diye adlandırılan kapitalist girişimci sınıf, hem soylulara (toprak beylerine), hem de en büyük soylu sayılan krala karşı kendi bireysel haklarını öne çıkarmak, özgürlük alanlarını genişletmek ve daha çok miktarda “özel mülk” edinmek arayışında oldu. Bireycilik (invidualism) ve özgürlük (liberty) arayışlarının sayısız dinî ve kültürel içerimi var; fakat biz sadece ekonomik ve politik yönlere odaklanacağız.

Her özgürlük arayışının ekonomik bir boyutu vardı. Mesela çok yakın çağlara kadar, burjuvalar ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, toprak alamazlardı. Oysa 19. yüzyıldaki sanayileşme dönemine kadar, toprak en büyük zenginleşme kaynağıydı. Ayrıca, girişimciler her limana, her pazara serbestçe girme; kendi ülkeleri dahilinde bile her zaman diledikleri işi yapma hakkına sahip değildiler. Bu bakımdan, özgürlük onlar için daha çok ekonomik bir anlama sahipti. Avrupa dışı dünyada da ekonomik özgürlükler çok sınırlıydı (bugüne kıyasla).  Mesela 17. yüzyıl İstanbul’unda girişimci bir Ahmet Cemil düşünün; Üsküdar’da baharat ticareti sayesinde epey para kazanmış. İşini çeşitlendirmek ve Sultanhamam’da bir bakır eşya mağazası açmak istiyor. Bugün yaşasa, tek yapacağı iş o semtte bir dükkân almak veya kiralamak olurdu. Fakat o dönemde bunu yapamazdı. Önce Eminönü kadısının, pazar amiri olan muhtesibin ve Sultanhamam’daki ilgili loncanın yetkililerinin (kethüda, vs.) onayı gerekiyordu. Semtte yeni bir mağazaya ihtiyaç var mıydı; mevcut esnafın işleri bundan olumsuz etkilenir miydi? Sonra, kimdi bu Ahmet Cemil? Bakırcılığı nerede öğrenmişti? Kimin, kaç yıl çırağı olmuş; kaç yıl kalfalık yapmıştı? Ustalık kuşağı kuşanmış mıydı? (Zanaat diploması varmıydı?) Avrupa’da bu kısıtlamalara daha birçok din, mezhep veya ırk temelli kısıtlamayı eklerseniz, kapitalistleşme arzusundaki girişimci bireylerin özgürleşmeye ve (başta toprak olmak üzere) mülk edinmeye ne kadar gereksinim (ve özlem) duyduklarını anlamış olursunuz.

Orta sınıflar yükselmek istiyor, üst sınıflar (soylular) da onlara engel oluyorsa, toplumsal çatışmalar kaçınılmazdı. Avrupa’daki çoğu din ve mezhep savaşları bile temelde ekonomik amaçlıydı. Bu mücadelelerin zirvesi Fransız Devrimi oldu (1789). Bu kapsamlı devrim şu üç kelime uğruna yapıldı: Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik. Devrim şu temel ilkeyi de geri dönüşsüz bir şekilde hem Fransız toplumuna, hem de bütün dünyaya armağan etmiş oldu: HALK EGEMENLİĞİ. Daha önce kralın, soyluların veya dinin (Kilise’nin) egemen olduğu toplumların siyasî düzenine bundan böyle HALK egemen olacaktı.

İşte ideolojilerin formüle edilmeye başlanması bu dönemden itibarendir. Çünkü sanayileşmekte olan Kapitalist sistemin ekonomisi ile siyaseti arasında bir terslik, bir gerilim alanı oluşuyordu: Kapitalist ekonomi büyüdükçe, elde edilen kazanç daha da eşitsiz bölüşülüyor ve HALK bu durumdan olumsuz etkileniyordu. Eski soyluların gücü kırılmış olsa da, paraya dayalı yeni bir soylu zümre (büyük burjuvazi) oluşuyor ve ulusal zenginlikten orantısız bir pay alıyordu. Diğer taraftan, siyasal düzen içinde egemenliğin halkta olacağı söyleniyordu. Egemen ama cebi delik bir halk, anlayacağınız!..

İdeolojiler, bu yönden, kapitalist sistemin yol açtığı ekonomik/politik gerilime anlam verme ve onu aşma çabalarıdır. Doğal olarak, bir kısmı sistem-karşıtı, bir kısmı varolan sistemi kollayıcı, bir kısmı da orta yolcu olacaktı. Fakat hepsinin ortak paydası HALK EGEMENLİĞİ idi. Avrupa toplumlarını DEMOKRASİ adını verdiğimiz siyasî rejime götürecek olan bu temel ilkeye hiçbir ideolojinin taraftarları karşı değildi. Muhafazakârlar da, liberaller de, sosyalistler de halk egemenliği istiyordu. Hepsi birer siyasî değişim programı öneriyordular; kimse eski rejime dönelim demiyordu.5 Nitekim ileriki dönemlerde kurulan rejimler kendilerini liberal demokrasi veya sosyalist demokrasi gibi tamlamalarla adlandırdılar. Günümüzde Türkiye’yi yönetmekte olan parti kendini muhafazakâr demokrat olarak adlandırıyor. Dünyanın her yerinde benzer adlandırmalar görebilirsiniz. O halde bu ideolojileri birbirlerinden nasıl ayıracağız?

Klasik Muhafazakârlık

Konservatizm veya muhafazakârlık büyük ölçüde Fransız devrimi’nin aşırılıklarına bir tepki olarak gelişti. Bu ideolojinin öncü düşünürü olarak gösterilen Edmund Burke, siyasî değişimden (halk egemenliğinden) yana olunması gerektiğini, fakat Devrim sonrasındakine benzer aşırılıklardan sakınılması için de temkin ve ihtiyatı elden bırakmamak gerektiğini ileri sürdü. Siyasî değişim elden geldiğince yavaş ielrlemeli ve kapsamı dar tutulmalıdır. İnsan aklının kurguları yanıltıcı olabilir; insanın tecrübesi yani sınanmış bilgisi ve bilgeliği (wisdom) rasyonel kurgulardan daha güvenilirdir. (Türkçesi: Yaşlıların ve ölülerin aklı, gençlerin uçarı akıllarına tercih edilmelidir!) Muhafazakârlığın merkezinde yer alan en önemli değer ve inançlar şunlardır:

  1. Gelenek.
  2. İnsanın kusurluluğu.
  3. Organik toplum.
  4. Hiyerarşi ve otorite.
  5. Mülkiyet.

Muhafazakârlara göre din ve törelere sahip çıkılmalıdır; bunlar toplumu ayakta tutan manevî ögelerdir. Edmund Burke’e göre toplum “Yaşayanlar, ölmüşler ve doğacak olanlar arasındaki bir ortaklıktır.”6 Gelenek, zaman içinde kalıcı olmuş, kuşaklardan kuşaklara aktarılmış değerler, uygulamalar ve kurumlardır. Bunlar da elbette değişime uğrayacaktır, fakat bu değişim süreci yavaş seyretmeli, toplumda bir kargaşaya yol açmamalıdır. (Türkçesi: Aheste çek kürekleri, mehtâb uyanmasın!) Kendisinden sonraki muhafazakâr kuşakları derinden etkilemiş olan Burke, bireyin aklından çok topluluğun aklına itimat etmektedir: “Her durumda, bireysel olan yerine kolektif olanın hikmetine güven duyulmalıdır. İnsan tür olarak bilgedir; ancak birey olarak değildir. Somut olan soyut olandan, pratik akıl kuramsal akıldan, kolektif olan bireysel olandan, geçmişte kalan yeni olandan üstündür.”7

Bu tarzda çok sınırlı siyasî değişimden (sınırlı halk egemenliği ve demokrasiden) yana olanlara bugün artık Klasik Muhafazakârlar diyoruz. Gelenek ve otoriteye büyük önem veren bu yaklaşımın modern versiyonunu ileride göreceğiz.

Klasik Liberalizm

Kapitalizmin doğasına ve işleyişine en uygun ideoloji olan liberalizm, akıl, birey, özgürlük ve mülkiyet gibi kavramları öne çıkardı. Muhafazakârlara kıyasla daha ileri ölçüde bir siyasî değişim (demokrasi) talebiyle temayüz etti. Klasik liberalizmin en önemli düşünürü Adam Smith, özellikle ekonomik alanda devletin ve diğer otoritelerin bireyi sınırlayıcı davranışlarını eleştirdi. Ulusal zenginliğin ana kaynağı insan emeği olduğundan, toplumda işbölümü ne kadar yaygınlaşır ve ekonomik özneler (şirketler) ne kadar yarışırlarsa, ülke o kadar zenginleşirdi. Merkantilizmde olduğu gibi, devletin belirli şirketlere ayrıcalıklar (imtiyazlar) tanıması rekabeti azaltarak, verimsizliğe yol açardı. Devlet ilke olarak piyasalara karışmamalıydı. (Türkçesi: Gölge etme başka ihsan istemez!) Ekonomi, kendi kendini düzenleyen, otomatik olarak dengeye gelen bir piyasalar sistemiydi. “Görünmeyenel” her şeyi düzenler, ayarlar ve onarırdı. Devletin müdahalesi ise piyasa dengelerini bozar, şirketleri verimsizleştirirdi.8 Klasik liberalizmin öncelediği değerler şunlardı:

  1. Birey, bireysellik.
  2. Özgürlük
  3. Akıl
  4. Adalet
  5. Hoşgörü

Eski toplumun temel birimi cemaat idi; liberaller bireyi ön plana çıkardılar. Özgürlük demek, bireyin dilediği inancı seçmesi, dilediği işi yapması ve devletin bireyler arası ilişkilere istisnaî durumlar dışında karışmaması, onları baskılamaması demekti. Ekonomik faaliyetler üzerindeki her türlü dinsel, büyüsel veya akıl dışı sınırlama kalkmadıkça liberal kapitalizm gelişemezdi. Adalet, hiçbir zümre, sınıf veya cinsiyet ayırımı yapmadan, herkese hak ettiğini vermek demekti (meritokrasi). (Bu ilkelerin ekonomik tartışmasını dersimizin EKONOMİ bölümünde “Emek-Değer Kuramı” bağlamında yapacağız.) Hoşgörü ise ahlâkî, kültürel ve siyasal çeşitliliği kabul ve hatta yüceltmekle ilgili bir değerdir. Voltaire’e atfedilen şu görüş, hoşgörü (tolerans) fikrini çok iyi özetliyor: “Fikirlerinize katılmıyorum ama onları dile getirme hakkınızı hayatım pahasına savunurum.”

Klasik Sosyalizm

Sanayileşmeyle birlikte şehirlerde sayıları giderek artan bir işçi sınıfı oluşmaya başladı. Bunların çoğu çok düşük ücretlerle ve çok uzun süreler çalıştırılıyordu. Çalışma ortamları sağlıksızdı; hamile kadınlar, hatta 8-9 yaşındaki çocuklar ağır işlere koşuluyordu. 19. yy başlarında İngiltere’de Robert Owen, Fransa’da ise Saint-Simon gibi düşünürler bu acımasız duruma karşı çıktılar. (Owen bir fabrikatör, Saint-Simon ise bir aristokrat olmalarına rağmen!) Fakat Klasik Sosyalizm genelde Karl Marx tarafından temsil edilir. Marx o denli etkili oldu ki, diğerleri çaplı düşünürler olsalar da, zamanla unutuldu veya gölgede kaldılar.

Marx’ın temel görüşü, insanlık tarihinin sosyal sınıflar arasındaki çıkar çatışmalarından ibaret olduğudur. İçinde yaşamakta olduğumuz Kapitalist sistemin de iki temel sınıfı vardır: Burjuvazi ve Proleterya. Burjuvalar, topyekün SERMAYE diye adlandırdığımız üretim araçlarına sahip kapitalist sınıfı oluştururlar. Üretim araçlarından tamamen yoksun olan Proleterya ise “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan” sanayi işçileridir. Bunlar o kadar avantajsız bir toplumsal konumdadırlar ki, mevcut düzeni bir ihtilalle devirmekten başka seçenekleri yoktur. Marx ile Engels ünlü Komünist Manifesto’da bunu şöyle dile getirir ve dünyanın bütün işçilerini devrim yolunda birleşmeye çağırırlar: “Varsın egemen sınıflar Komünist devrim korkusuyla titresin. Proleterlerin zincirlerinden başka yitirecekleri bir şey yok. Kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”9

Kapitalist sistemde Devlet, işçilerden değil, sermaye sahiplerinden yanadır. “Marx iş çevreleri ile yönetim arasında yakın bir iş birliği tespit etti. Toplumun küçük bir kısmı olan kapitalistler, üretim araçlarına sahipti ve büyük servetler elde etmekteydiler. Yasalar ve devletin kolluk kuvvetleri hem kapitalist serveti, hem de mülk sahiplerinin servetlerini artırmalarına sağlayan araçları korumaktaydı.”10 Mülk ve sermaye sahibi kapitalistler, fabrikalarında uzun saatler çalıştırdıkları işçileri sömürdüklerinden, özel mülkiyeti ortadan kaldıracak bir devrim olmadan toplumsal sorun çözülemezdi. Dolayısıyla Klasik Sosyalizm, halk egemenliğinin mümkün olan en yüksek hızda ve en geniş kapsamda (Türkçesi, bir devrimle!) gerçekleşmesinden yanadır. Özel mülkiyetten kamu mülkiyetine geçilmeli, piyasalar mutlak devlet denetimi altında bulunmalıdır. Klasik sosyalizmin temel değerleri şunlardır:

  1. Birey yerine toplum veya topluluk.
  2. Rekabet yerine işbirliği.
  3. Eşitlik.
  4. Özel değil ortak mülkiyet.
  5. Sınıf-temelli siyaset.

Modern Sosyalizm

Şimdi sonuncusundan başlayarak, her üç ideolojinin 19. yy ikinci yarısında niçin ve nasıl yeniden formüle edildiğine bakalım. Gerçek şu ki, bütün ideolojiler belirli aralıklarla revize edilir; ana ilkeleri korunmak kaydıyla, değişen şartlar karşısında gözden geçirilerek yeniden ifadelendirilir.

Muhafazakârlık, Sosyalizm ve Liberalizm taraftarları Fransız Devrimi’nden 1848 Devrimleri’ne kadar birbirleriyle mücadele ettiler ve kendi konumlarına netlik kazandırmaya çalıştılar. Sanayileşme ilerledikçe toplumdaki huzursuzluklar arttı ve yüzyılın ortalarına doğru Avrupa’nın neredeyse bütün büyük şehirlerinde ayaklanmalar oldu. Başta fabrika işçileri olmak üzere, çeşitli yoksul halk kesimleri “özgürlük, hak, demokrasi” gibi sloganlar atarak isyan ettiler. Fakat ordu ve polis gücüyle bu ayaklanmalar bastırıldı. Literatürde 1848 Devrimleri adıyla bilinen bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, ideolojilerin seyri üzerinde çok büyük bir etki bıraktı. Her ideolojinin taraftarları, kendi özeleştirilerini yaparak, fikir sistemlerini yenilediler.

Sosyalizm taraftarları şöyle düşündüler: Aslında haklıyız; kapitalizm açık bir sömürü sistemi. Böylesine haksız bir düzene mutlaka son vermeliyiz. Fakat güçlü değiliz; ayaklandık ama başarılı olamadık; böyle giderse başarı şansımız da yok. Peki, ne yapmalı? Ana ilkelerden vazgeçmeden, mücadeleyi zamana yaymalı; kısa vadede değil, uzun vadede hedefe ulaşmalıyız. Dolayısıyla devrim yerine evrimsel reform amaçlanmalı. Sosyalizm kelimesi de ürkütücü olduğu, anarşiyi çağrıştırdığı için bir bakıma terk edildi ve birçok Avrupa ülkesinde Sosyal Demokrasi kavramı kullanılmaya başlandı. Sosyal demokrat partiler kuruldu. Bu akımı en iyi temsil eden kişi de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kurucusu olan Eduard Bernstein’dır. Onun Evrimci Sosyalizm (1862) başlıklı eseri, bu yeni yaklaşımın ilk el kitabıdır. Marksçılar genel olarak bu akıma Revizyonizm etiketini takıp küçümserler. Marx’ın temsil ettiği Klasik Sosyalizm ile Bernstein’ın temsil ettiği Modern Sosyalizm (yani Sosyal Demokrasi) şu şekilde karşılaştırılabilir:

Klasik Sosyalizm          Modern Sosyalizm

Devrim                           Evrim

Ütopya                           Reform

Ortak mülkiyet              Yeniden bölüşüm

Mutlak eşitlik                Göreli eşitlik

Devlet kollektivizmi     Karma ekonomi

İşçi diktatörlüğü           Siyasal çoğulculuk

Modern Muhafazakârlık

1848 Devrimleri muhafazakâr ideoloji taraftarlarını da etkiledi. Onlar da çok yavaş ve dar kapsamlı siyasî değişim istemenin gerçekçi olmadığını görmeye başladılar. Dolayısıyla, daha hızlı ve geniş kapsamlı reformlardan yana bir tavır takındılar. Bir bakıma, muhafazakârlıktan Liberalizme doğru kaymaya başladılar. Bu akımı temsil eden önemli düşünür ve devlet adamlarından bir olarak, İngiltere başbakanı Benjamin Disraeli daha 1845 yılında yayımladığı Sybil adlı bir romanda ülkesinin toplumsal yapısının ne kadar değişmiş olduğunu şöyle tasvir ediyordu: “İngiltere’de iki ulus yaşamaktadır. Sanki iki farklı gezegenden gelmiş gibi, duygu ve düşünceleri, yaşam biçimleri ve hayattan beklentileri taban tabana zıt iki ulus: Zenginler ve Yoksullar.”11

Peki, ülke gerçeği buysa, ne yapmalıydı? Sosyalistler nasıl hız kesmişlerse, muhafazakârlar hızlarını arttırmak zorunda olduklarını hissettiler ve daha ileri bir demokrasiden (halk egemenliğinden) yana tavır takındılar. Kapitalist mülkiyete zarar vermeyecek biçimde, yoksul halk kitleleri lehine daha ileri reformlar yaptılar. Bir anlamda giderek liberalleştiler. Ve İngiliz muhafazakârları kendilerine yeni bir isim buldular: Aydın Muhafazakârlar (Enlightened Conservatives.) ABD’de ise Liberal kavramı düpedüz muhafazakârlar için kullanılmaya başlandı; hâlâ büyük ölçüde öyledir.12

Modern Liberalizm

Klasik Liberalizm devletin ekonomiye asla karışmaması ilkesine dayanıyordu. Başlangıçta doğru gibi gözüken bu anlayışın zamanla ters sonuçlar doğurduğu görülmeye başlandı. Evet, rekabet verimliliği arttırıyor ve ülke ekonomisini geliştiriyordu. Fakat bir süre sonra, görece başarılı şirketler, rakiplerini piyasadan siliyor ve “tek tabanca” haline geliyordular. Rekabetçi piyasalar tekelci piyasaya dönüşüyordu. Tekeller, ürünlerine yüksek fiyat koyuyor; işçilerin ücretleri de aynı oranda artmadığından, bu sefer ülke genelinde bir yoksullaşma ortaya çıkıyordu. Yoksulluk hem gayr-ı ahlakî, hem de toplumsal barış bakımından sakıncalıydı. Yüzyılın ikinci yarısında, tıpkı revizyonist sosyalistler gibi, revizyonist liberaller ortaya çıkmaya başladı. Sosyalistler kendi siyasî programlarını Liberalizme yaklaştırırken, liberaller de kendi siyasî programlarını Sosyalizme yaklaştırmaya çalıştılar. Ana ilkeleri gözeterek, pek tabii.

En önemli temsilcisi Thomas Hill Green olan bu akım, temelde serbest piyasa inancına sahip olmakla beraber, tekelciliğin ileri ölçüye vardığı durumlarda devletin piyasaya müdahale edebileceğini savunmaktaydı. Müdahalenin amacı ve nitelikleri şöyle olmalıydı:

  1. Devletin ekonomiye müdahalesi yoksullar, ayrıcalıksız toplum kesimleri ve işsizler lehine olmalıydı.
  2. Sadece gerektiği ölçüde ve gerektiği zaman olmalıydı (“…as and when necessary…”)
  3. Şartlar düzelince müdahale son bulmalı, yani sürekli olmamalıydı.
  4. Özel mülkiyete zarar vermemeliydi.

Bu arayıştan bizim daha sonra Refah Devleti veya Sosyal Devlet dediğimiz, görece toplumcu nitelikleri olan “liberal demokrat devlet” ortaya çıktı. Sağlık sigortası, emeklilik sigortası, işsizlik sigortası gibi düzenlemeler bu arayışın sonuçlarıdır.  Özetle: Ücretler yoksulluk düzeyinin altındaysa, hükümetler piyasaya müdahale etmeliydi. Devlet, yeterli bir geçim düzeyini teminat altına almalıydı. Klasik liberalizm devleti piyasadan kapı dışarı etmişti; modern liberalizm ise, tekelci olduğu durumda gayet adaletsiz olabilen bu ekonomik sistemden halkı korumak maksadıyla, devleti tekrar içeri aldı. Modern liberaller ücretlerin ve çalışma saatlerinin işçileri kollayacak biçimde düzenlenmesini savundular; onların sendikal haklarını, işsizlik ve sağlık sigortalarını ve daha ileri ölçüdeki eğitim haklarını gündeme getirdiler.

NOTLAR

  1. Andrew Heywood: Siyasî İdeolojiler, Ankara: BB101 Yayınları, 2019, s. 25.
  2. Fernand Braudel: Civilization and Capitalism, New York: Harper & Row, 1982.
  3. Andrew Heywood: Siyaset, Ankara: Felix Kitap, 2019, s. 61.
  4. C. B. Macpherson: The Political Theory of Possessive Individualism: Hobbes to Locke, Oxford: Oxford University Press, 2011.
  5. Immanuel Wallerstein: Liberalizmden Sonra, İstanbul: Metis, 2012.
  6. Heywood, Siyasî İdeolojiler, s. 95.
  7. Donald G. Tannenbaum: Siyasî Düşünce Tarihi, Ankara: BB101 Yayınları, 2017, s. 291.
  8. Adam Smith: Milletlerin Zenginliği, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
  9. Karl Marx ve Friedrich Engels: Komünist Manifesto, İstanbul: İthaki, 2017.
  10. Tannenbaum, s. 333.
  11.  Benjamin Disraeli: Sybil or the Two Nations, London: The Folio Society, 1983, s. 83. “Two nations; between whom there is no intercourse and no sympathy; who are as ignorant of each other’s habits, thoughts, and feelings, as if they were dwellers in different zones, or inhabitants of different planets; who are formed by a different breeding, are fed by a different food, are ordered by different manners, and are not governed by the same laws. The Rich and the Poor.”
  12.  Matthew McManus: The Rise of Post-Modern Conservatism: Neoliberalism, Post-Modern Culture, and Reactionary Politics, Cham: Palgrave MacMillan, 2020.
  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli
Makale gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 478