Alice Harikalar Diyarında-Tavşan Deliğindeki Hakikat

“Çok çirkin bir çocuk olurdu ama şimdi daha yakışıklı bir domuz gibi duruyor doğrusu.”(s.70) Çirkin miydi yakışıklı mıydı? Elimizde “doğru” bir cevap var mı?

Matematikçi ve mantıkçı da olan Charles Lutwidge Dodgson eserlerini Lewis Carroll takma adıyla yayınlamıştır.  Bu takma isim ise gerçek ismi üzerindeki bir kelime oyunudur; isimlerini önce Latinceye (Carolus Ludovicus), sonra da İngilizceye ( Carroll Lewis ) çevirmiştir.

Kitapta karşılaşılan diyaloglar ve monologlar da yazarın bu söz oyunlarından nasibini almıştır. Harikalar Diyarı’nda “gerçeğin” ne olduğu ve ne olmadığı okuyucuya bu söz oyunlarıyla gösterilmiştir. En sonunda ise gerçekten bir gerçeğin olup olmadığı soru işareti bırakılmış ve hikaye bitirilmiştir.

İlk olarak Göz Yaşı Havuzu bölümünde Alice “Bugün uyandığımda aynı değil miydim? Doğrusu bana pek de aynıymış gibi gelmiyor. Eğer aynı değilsem de o zaman şu an ben kimim?” sorusuyla kendi benliğini sorguluyor. Alice ‘kendisi’ olan en bariz gerçeğe karşı şüpheyle yaklaşıyor. Daha ilk bölümden böylesi sağlam bir sorgulama okuyucuyu şaşırtabilir. Ancak ilerleyen sayfalarda bundan çok daha fazlası vardır.

Aynı bölümde Alice’in “Şimdi kendi göz yaşımda boğulacağım. Bu da çok acayip bir şey olurdu! Ama zaten her şey çok acayip burada.” monoloğuna şahit oluyoruz ve anlıyoruz ki başta acayip, gerçek dışı gelen durumlar artık Alice için kabul edilebilir bir boyuttadır. Hem de henüz daha kitabın başlarında olunmasına rağmen. Alice’in normal ve tuhaf kavramlarında bir değişim görülmeye başlanıyor ama bu demek değildir ki Alice’in hala kendine ait ‘gerçek’leri yok.

6. bölüm olan Domuz ve Biber‘de Alice Düşes’in evinin önündeki Uşak’a “İçeri nasıl girebilirim?” diye soruyor. Burada Alice içeri girebileceğini kabul etmiş ancak bunun nasıl olabileceğini sorguluyor iken Uşak Alice’e “İçeri girebilecek misin? Sorulması gereken ilk soru bu, biliyorsun.” diye karşılık veriyor. Alice’in daha önceden kesin olarak kabul ettiği gerçeklik burada sorgulanıyor. Yediği kekle boyunun uzadığı, içtiği sıvıyla küçüldüğü bir evrende yine de bir kapıdan içeri girip giremeyeceği kesin değil, sorgulanabilirdir. Harikalar Diyarı’nda bariz olarak kabul edilen gerçeklerin bile sorgulanmadan kaçabilmesine imkan yoktur.

Alice’in Cheshire Kedisi ile olan diyaloglarında ise bu sefer “gerçek”in kendisine doğru adımlar atmaya başlıyor ve sadece sorular değil, cevaplar üzerinden de ilerlemeye başlıyoruz. Ve o meşhur konuşma gerçekleşiyor:

“(…)ne tarafa doğru gitmeliyim?”

“Aslında bu daha çok nereye gitmek istediğine bağlı,” dedi Kedi.

“Çok önemsemiyorum nereye gittiğimi,” dedi Alice

“O zaman hangi yöne gittiğinin de bir önemi yok,” dedi Kedi.

“Bir yere vardığım sürece…” dedi Alice bir açıklama ekleme gereği duyarak.

“Ah elbette bir yere varacaksın,” dedi Kedi, “yeterince yürüdüğün zaman.”

(s.71)

Kedi’nin konuşmalarından kendisinin hakikate vakıf bir varlık olduğu izlenimi doğuyor ki belki de sahip olduğu o geniş gülümseme de bunun bir kanıtıdır. Kedi-fare oyunu misali, Cheshire Kedisi kendi bilgisinden güç alarak Alice’in bilgisizliği ve kafa karışıklığıyla dalga geçiyordur.

Vücudu ortadan kaybolsa da gülüşü uzun süre orada kalmıştı.

“Tuhaf! Gülümsemesi olmayan çok kedi görmüştüm de,” diye düşündü Alice, “Kedisi olmayan bir gülümseme hiç görmemiştim!(…)”

(s.73)

Gerçek diye bir kavramın hiç uğramadığı en kafa karıştırıcı bölüm ise Çılgın Çay Partisi‘ dir. Daha ilk konuşmalarında Şapkacı’nın sorduğunu bilmeceye cevap arayan Alice’e Mart Tavşanı “Buna bir cevap bulabileceğini mi sanıyorsun?” diye karşı çıkar. Sonradan kendisine cevabı sorulan Şapkacı da gayet normal bir şekilde “En ufak bir fikrim bile yok.” der. Çay Partisi’nde “zaman” da tıpkı gerçek gibi belirsizdir. En azından Şapkacı dışındakilere. Saatlerin çok uzun geçtiği, bu yüzden saatlerde gösterilmesine bile gerek duyulmayan bir mekanda aylar ve günler ise daha hızlı geçmektedir. Bu yüzden Şapkacının saati saatin kendisini değil, ayları göstermektedir.

Kraliçenin Kriket Sahası bölümünde ise gerçeklik bu sefer göreceli bir hal alıyor. Sahada “sadece kafası” bulunan Kedi’nin cellattan kafasının kesilmesi isteniyor.

“Cellat gövdesi olmayan bir kafanın kesilemeyeceğini söylüyordu. Bu yaşına kadar böyle bir şey yapmamıştı ve bundan sonra da yapmaya pek niyeti yoktu.

Kral’a göre ise kafası olan herhangi bir şeyin kafası kolaylıkla kesilebilirdi. Aksi çok saçmaydı.”

(s.99)

Gerçekliğin göreceli bir hal aldığını belirtmiştik. Aynı bölümün içerisinde gerçek anlamı sürekli değişen bir diğer varlıksa “hardal”dır. Alice hardalın ne olduğunu tahmin etmeye çalışırken; Düşes için ise hardalın ne olduğu Alice ne derse odur.

“Çok doğru,” dedi Düşes. “Flamingolar ve hardallar ısırabilir.”

“Hardal kuş değil ki,” diye belirtti Alice.

“Her zaman ki gibi haklısın” (…)

“Hardal bir mineral, sanırım,”(…)

“Tabi ki de mineral,”(…)

(…)”Hardal bir sebze,”(…)

“Sana tamamen katılıyorum,” dedi Düşes.(…)

(s.102)

Bir diğer sayfada ise Grifon’un Kızıl Kraliçe ve Alaycı Kaplumbağa’nın emirleri ve üzüntüleri hakkında yaptığı yorum “Hepsi kafasında olup biter,(…)” oluyor. Grifon Kızıl Kraliçe ve Alaycı Kaplumbağa’nın aslında bulundukları gerçeklikte değil, kafalarının içindeki gerçeklikte yaşadığını belirtir. Kitapta gerçekliğin olmadığı ya da değişebilir olduğu hakkında en elle tutulur yorum kendisine aittir.

Kitabın son iki bölümünde kurulan mahkemede ise “gerçek” kavramı bu sefer daha somut bir şekilde ele alınır. Turtaları kimin çaldığı tartışılırken çağrılan tanıkların savunmaları, verdikleri cevaplar sürekli hakim olan Kral tarafından çarpıtılır. Kralın ortaya attığı 42. kanuna Alice’in karşı çıkması, gerçek kabul etmemesi ve Kral’ın “Bu kitaptaki en eski kural.” yalanını “O zaman birinci madde olmalıydı, kırk ikinci değil.” diyerek reddedişi artık Alice için de gerçekliğin sorgulanabilir olduğunu kanıtlamaktadır.

Lewis Carroll bir çocuk kitabında “gerçek” kavramını ele almış ve gerçeğin aslında olmadığını, gerçek denen şeyin bireylerin bazı ön kabulleri ya da yorumları olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Bu açıklamasını yapmak için karakterini zihni henüz ön yargılarla ya da ideolojilerle doldurulmamış, sadece pür bir zihne ve önü alınamaz bir meraka sahip olan gerçek bir filozof olarak seçmiştir: Küçük bir çocuk.

“Biz hepimiz deliyiz burada. Ben de deliyim. Sen de delisin.”

“Nereden biliyorsun benim deli olduğumu?” dedi Alice.

“Deli olman lazım,” dedi Kedi, “yoksa buraya gelemezdin.”

(s.72)
  • Site İçi Yorumlar

En az 10 karakter gerekli
Makale gönderim sistemimize hoş geldiniz

Galeri Alanı

828 x 478